Online Randevu | 0 212 314 66 00

MEMORIAL WELLNESS

MEMORIAL WELLNESS İLE SAĞLIKLI VE UZUN BİR YAŞAM

İyi Bir Sindirim Sistemi İçin

Hastalıklardan korunmak ve sağlıklı bir yaşam için vücudun sindirim sisteminin iyi çalışması son derece önemlidir. Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Memorial Wellness Sağlıklı Yaşam Danışmanı Doç. Dr. Gökhan Özışık, sindirim sisteminin doğru çalışması için önerilerde bulundu.

İyi bir sindirim ağızda başlar ve ağız ve diş hijyeninden iyi çiğnemeye kadar birçok etken bunda rol oynamaktadır. Mide asidinin yeterli olması ve midenin sindirim için gerekli kasılmaları yapabilmesi de besinler içindeki proteinlerin parçalanması, hayati vitamin ve minerallerin emilebilmesi için bir o kadar önemlidir. Aksi halde “kimus” adı verilen mide içeriği gereksiz yere fermente olmaya (mayalanmaya), ekşimeye başlamaktadır. İdeal kimyasal kıvama gelmemiş “kimus” bir taraftan midenin iç yapısına zarar verirken diğer taraftan da gaz ve şişkinlik oluşturarak yemek borusuna kaçma (reflü), geğirme ve kötü ağız kokusuna neden olabilmektedir.

Bunun yanı sıra; yetersiz mide asidi, oksitlenmiş yağlarla işlem görmüş besinler, işlenmiş gıdalar içindeki trans yağlar başta olmak üzere zararlı maddeler mide içinde ideal koşulları sağlamakla görevli kimyasal ve hormonal mekanizmaları bozarak kimusun onikiparmak bağırsağına geçişini de geciktirmektedir. Nihayetinde onikiparmakbağırsağına ulaşabilen ancak iyi işlenmemiş bu “yemek bulamacı” safra kanalının açılıp yeterli miktarda safranın buraya akmasını da adeta sekteye uğratınca sindirim borusunun daha aşağıları için tehlike çanları çalmaya başlamaktadır. Özellikle "light" ürünlerin bilinçsizce ve ağırlıklı olarak tüketilmesi, hayvansal yağların dışlandığı beslenme alışkanlıkları safraya olan ihtiyacı azaltarak bu mükemmel sıvının safra kesesinde uzun süre kullanılmadan beklemesine, dolayısıyla çamurlaşma hatta taşlaşmasına yol açabiliyor. Yağ ve safra yokluğunda özellikle A, D, E ve K vitamini gibi yağda eriyen vitaminlerin emilimi bozulacağından bağışıklık sisteminin zayıflamasından osteomalaziye (kemik yumuşaması) kadar sayısız sağlık problemi ve potansiyel tehlikenin önü açılmış olur.

NELERE SEBEP OLUR?

Tahıl, ekmek, bakliyat ağırlıklı beslenmenin neden olduğu gluten intoleransı veya hassasiyetinin, hidrojenize bitkisel yağlar ile trans yağların fazla tüketilmesinin ve uygunsuz pişirme tekniklerinin mide asidini azaltarak, doğrudan safra kesesinin boşalmasında gecikmeye neden olarak sağlığı tehdit etmektedir. Bilinçsiz proton pompa inhibitörü (gastrit, ülser ve reflü tedavisinde kullanılan ilaçlar) ve anti-asit kullanımı da safra durgunluğuna yol açabilmektedir.

Mide pH'sının uygunsuz olması ve sağlıksız bir safra akışının sindirim sisteminin daha aşağı kısımlarına oniki parmak barsağı ülseri, irritable bağırsak sendromu, sağlıklı bağırsak florasının kaybı (sindirim kanalımızda yaşayan faydalı bakterilerin azalıp mantarların çoğalması), kronik kabızlık ve hatta gıda intoleransı olarak aksedebilmektedir.

Eksikliği; mutsuzluk, depresyon, endişe ve uykusuzluğa neden olan “serotonin” adlı maddenin %95’inin, bilinenin aksine, beyin yerine ince bağırsak duvarındaki sinir hücrelerinde yapıldığını, dolayısıyla mutluluğa giden yolun da sağlıklı bir sindirimden geçtiğini söylemek yanlış olmamaktadır

NE YAPILMALI?

  • • Öğünleri aceleye getirilememi, sakin ve rahat bir ortamda yemek yenilmelidir.
  • • Yiyecekler iyi çiğnenmelidir.
  • • Düzenli olarak diş kontrolüne gidilmelidir.
  • • Lokmalar arasında birkaç yudumdan fazla su içilmemelidir.
  • • Doğa ve geleneksel yöntemlerle beslenmiş hayvanların eti tercih edilmelidir.
  • • Kemikli parça eti (dana/koyun/tavuk/balık) kaynatılarak suyunu saklanabilir.
  • • Dana ve tavuk eti, ızgara yerine güveçte pişirilmelidir.
  • • Ayda 3-4 kez ciğer püresi tüketilmelidir.
  • • Kahvaltı dışında yemekle meyve birlikte tüketilmemelidir.
  • • Pastörize günlük sütten yapılmış yoğurt ve kefir tercih edilmelidir.
  • • Yağsız/light ürünleri bilinçli tüketilmelidir.
  • • Arada bir akşam yemeklerinden sonra bol tarçınlı boza denenebilir.
  • • Salatalara elma sirkesi koyulup, uygun miktarda turşu tüketilebilir.
  • • Günde 1-2 su bardağı domates suyu tüketilmelidir.
  • • Tiroid hormonlarıı ve idrar pH’sını kontrol ettirilmelidir.
  • • Safra kesesi alınan kişiler safra tuzu veya sindirimi kolaylaştırıcı enzim almasının gerekip gerekmediğini doktoruna danışmalıdır.
  • • Gereksiz antibiyotik kullanmından kaçınılmalıdır. Doktor önerisi olmadan asit pompası bloke edici ve anti-asit ilaçları kullanılmamalıdır.
  • • Kişi hazır probiyotik karışımlara ihtiyacı olup olmadığını hekime danışmalıdır.



PALEO BESLENME NEDİR?

Paleo beslenme, tarih öncesi dönemlerde atalarımızın beslenme düzeni uymak esasına dayanmaktadır. Buna gore; 10 bin yıldan daha fazla zaman öncesinden beri, yediklerimizi inceleyerek bugün çok daha sağlıklı beslenmemizi sağlayacak bir beslenme programına erişebilmemeiz mümkündür. Ancak iki dönemi karşılaştırıldığında atalarımızın beslenme alışkanlıklarının bizimkinden oldukça farklı olduğu görülmektedir. Tüketilen şeker ve nişasta mısır, pirinç, arpa, yulaf, buğday gibi tahıllardan ve kısmen de baklagillerden elde edilmektedir. Atalarımız bizim bu karbonhidratça zengin menülere yabancıydı. Çünkü tahıllar M.Ö. 10.000-3.000 yılları arasında dünyanın çeşitli yerlerinde yabani otlardan evcilleştirilerek elde edilmiştir. Tarihi bilgilere gore; bu tarihten önce tarım yapılmıyordu ve atalarımız o dönemde avcı-toplayıcılıkla uğraşıyorlardı. Bu nedenle daha çok, et ve yabani meyve ve sebzeyle besleniyorlar, tahıl yemiyorlardı. Az miktarda karbonhidratı ise, kuru yemiş, meyve ve sebzeden (otlar) alıyorlardı. Evrimsel genetik prensiplerine göre bu süre vücudumuzun tahılla beslenmeye uyum göstermesi için yeterli değildir. Bu nedenle paleo beslenmede, karbonhidrat alımı çok aza indiriliyor. Karbonhidrat alımı, paaleo beslenmenin % 25-30’unu oluşturmaktadır.

Doğada serbest yaşayan hayvanlar, yapılarında besi çiftliklerinde yetiştirilen hayvanlarınkinden farklı bir yağ türü içermektedirler. Bu hayvanlarda omega 3 türü yağ asidi daha yüksek oranda bulunurken, omega 6 türü yağ asidi daha azdır. Oysa özellikle Amerikan tarzı beslenmede, omega 6 türü yağ asidi, omega 3 türüne göre 10 kat fazla tüketilmektedir. Paleo beslenmenin en önemli adımlarından biri, omega 6 miktarını omega 3’e göre azaltmaktır. Birçok uzman bunun daha sağlıklı bir denge oluşturduğu görüşündedir.

Ortalama bir Amerikalı, enerjisinin % 40’ını yağdan elde etmektedir. Bu oran, paleo beslenmede de hemen hemen aynıdır; ancak yağın türü farklıdır. Paleo beslenmede omega 3 türü doymamış yağ tercih edilirken, omega 6’ya oranının 1:1-1:3 arasında olması gerektiği söylenmektedir. Oysa şimdiki beslenme alışkanlığımıza göre bu oran 1:10 hatta 1:14’tür. Paleo beslenmede, doymamış yağ alımını artırmaya önem verilmekte, genelde yağdan ziyade “doymuş yağların ve trans yağların kalp–damar sistemi ve insan sağlığı için daha zararlı olduğu ileri sürülmektedir.

 

PALEO BESLENMEDE SODYUM ALIMI AZALTILIR

Kalp ve damar hastalıklarından sorumlu olduğu bilenen bir başka etken de, fazla miktarda sodyum alımıdır. Paleo beslenmede, sodyum alımı da önemli ölçüde azaltılır Antropologların yaptığı araştırmalar, atalarımızın bizden daha fazla et yediğini göstermektedir. Et hem protein, hem de yağ bakımından zengin bir kaynaktır. Protein alımını artırmak, paleo beslenme için önemlidir. Aslında vücudumuzun proteini kullanım biçimi nedeniyle, proteini hangi kaynaktan aldığımızın bir önemi yoktur. Ancak, yağlar genellikle proteinle birlikte bulunduğundan doğal yöntemlerle yetiştirilen hayvanların eti diğer kaynaklara tercih edilmektedir.

Atalarımızın beslenme tipine bakıldığında, bebekken içilen anne sütü dışında, süt ve süt ürünlerinin olmadığı görülmektedir. Bu nedenle, sütteki laktozu parçalayan enzim eksikliğinden ve süt proteininden (kazein) kaynaklanan alerji ya da diğer rahatsızlara rastlanmamaktaydı.

Paleo beslenme yanlılarınca birçok hastalığın nedeni, fazla miktarda karbonhidrat alımıdır. Yüksek miktarda karbonhidrat alımı durumunda kan şekeri çok hızlı artabilir ve bu durum aşırı miktarda insülin salgılanmasına ve insülin direnci’nin tetiklediği metabolik kaosa yol açabilmektedir. Doğanın kan şekerini düşürücü tek hormonu olan insülinin karşısına şekeri yükselten en az 4-5 hormon koymuş olmasında, asıl kaygının, “kan şekerinin yükselmesi değil, kritik bir seviyenin altına düşmesinin engellenmesi” olduğu mesajını almak gereklidir.

Sosyal Medyada Paylaş